Ve işte ben önceki yazımı dün yazdım bitirdim
ve bitirmemle beraber Türkiye’nin Suriye ile geldiği noktayı öğrendim.
En iyi arkadaşımdan öğrendiğim gibi konuşmayı
kapatıp aşağı kata, mamma federica’nın yanına iniyorum. Konuşamıyorum bile.
Merdivenlerden inişimi duyuyor ve o günkü en büyük gülümsemesiyle bana dönüyor.
O an pişman oluyorum yaşlı gözlerle karşısına çıktığıma. Ağladığımı fark
ettiğinde suratı daha önce kimsede görmediğim bir hızla değişiyor ve bana ne
olduğunu soruyor. “Korkuyorum” diyorum ona. “Türkiye savaşa doğru gidiyor.” İlk
defa ağlıyorum host annemin önünde.
Çok çabuk kendimi toparlıyorum ama içimden
sinir krizlerine giriyorum. Olabildiğince yansıtmamaya çalıştım.
·
* * * * * *
Bu yazıya başladığımda çok üzgün ve
kaygılıydım, olayları olduğu gibi naklen yazamadığım için, şu an okuduğunuz
pixel topluluğunun taslağını İtalyanca dersinde yazıyordum ben. Herkes sınav
olurken hoca (prof) tuttu beni kolumdan ve yanın aoturttu. Gazeteleri
karıştırırken Türkiye ve Suriye ilgili haberleri sormaya başladım ona,
çevirmesini rica ettim, o da elinden geldiğince yardım etti bana. Sonra bana
gülümsedi. Suratında hep nefret ifadesi taşıyan, o soğuk lacivert gözlü,
saçları bire vurulmuş kirli sakallı adam gözlüklerinin üzerinden bana
gülümsedi. Ben de mutlu oldum nedense. Dünya daha güzel bir yer oldu birden
Mucca Moka (İnek Moka) okuduk sonra beraber, gramer çalıştık.
·
* * * * * * *
Giulia (danışmanım) ile daha önce konuşmuştuk
bunu, dün bana telefonda tekrar hatırlattı.
Biz, yazarlar, çizeler ve konuşanlar camiası,
aslında savaş ile savaşıyoruz. Türkiye yanında Suriye ile, ya da Amerika ile
beraber petrolü bol Ortadoğu ülkelerine karşı değil, savaş kavramına karşı
savaşıyoruz.
Savaş kavramına karşı çıkıyoruz.
Doğuda PKK’ya karşı Türkiye’nin fiziksel
refahı için savaşılıyor, ben de ülkemi elimden geldiği kadar kültürel cephede
savunuyorum.
Ben buradan ayrılalı yıllar olduğunda, arkada
bıraktığım insanların aklına “türk” dendiğinde ben geleceğim.
Savaşın bir de bu yüzü var.
Cahilliğe kendini bırakmadığın sürece
savaşıyorsun demektir.
Umutsuzluk içinde yüzerken gözlerin hala
etrafa bakınacak gücü kendinde buluyorsa, savaşıyorsun demektir.
Ülkede çalışma alanı olmadığını,
yeteneklerinin harcanacağını gerçeği gün gibi ortada olsa bile ertesi günün
sonuna gelebiliyorsan, savaşıyorsun demektir.
Savaş hakkında yaptığın en küçük yorum, bir
surat ifadesi bile onunla mücadele etme yolunda atılan bir adımdır.
Ve ben savaşlara karşı savaştığımı söylemekten
gurur duyuyorum.
·
* * * * * * * * *
Sonra günlüğümde daha kişisel ve öncekine
nazaran hafif konulardan yazmaya başladım. Savaş kadar ağır bir ortamdan nasıl
çıkarım bilmiyorum, ben de şaşırıyorum. Ama batı (Türkiye’nin batı) insanı
böyle. Dün bir arkadaşımla skype yaparken, savaş, sefalet ve korku
kavramlarından konuşurken annesi girdi odaya, o da krem rengi pantolonunu sordu
annesine, sonra bana pantolon ve bedenler hakkında nutuk çekmeye başladı.
Ben, büyük ihtimalle o anki psikolojim
yüzünden, hayrete düşmüştüm. Belki de tamamen olaylardan fiziksel olarak uzak
olduğum için.
İstanbul’da bir protesto olmuş. Taksim
meydanında. Bir hafta sonra unutulacak. Evet, devlet bir hafta yerinde oturacak
herkes sakinleşecek, biraz da üşüyecek. Hani bağırırsın ağlarsın sonra terin
kururken sırtından hafif bir ürperme geçer biraz da uykun gelir. Aynen o kıvam.
O kıvama gelindiğinde devlet başka bir konu hakkında kıvıldanmaya başlayacak.
Evet efendim kıvıldanmak. Hani küçük
çocukların sinema salonuna tıkıştırıldıklarında biraz mızıklanarak biraz
kıpırdanarak film öncesi verilen reklam süre zarfında salondaki 8 yaş üstü
nüfusun canına okuması eylemi.
Neyse, kıvıldanacaklar. İstanbul’da oturan,
32-43 yaş arasında, kot pantolon, beyaz ağırlıklı tişört/gömlek, ince uzun
hırka, renkli çanta ve gümüş ağırlıklı takı üniformaları ile cafelere gidip
çinili kahve fincanını incelerken ve tarot falı hakkında konuşurken yaşadıkları
ülkeye 3 dk. değindikleri için kendilerini entelektüel sanan, sonra Kim
Kardashian dedikodusuna geri dönen ordu, kadınların yobaz kesim, hatta bazen
modern türk erkeğinin gözünde ne kadar objeleştirilmiş olduğundan
bahsedecekler, kocasından ayrılmış ya da ayrılmaya yakın siyah toplu saçlı
olanı da atlayacak odanın diğer tarafından “hepsi böyle şekerim”.
Çinili kahve fincanı hanımefendileri, çok
üzülerek bildiriyorum ki, sizi bazen ben bile objeleştiriyorum. Gerçi beni
geçin bazen de objeleri insanlaştırıyorum. Zaten birey kavramını bu kadar
ağzına sakız etmiş homo sapien sapien cinsi sadece 27-37 yaş arası kara saçlı
uzun boylu erkeklerin, iş adamlarının gözünde objeden dışarı çıkmak istiyorlar.
Taa nerelerden yazan 16 yaşındaki bir kızın görüşlerinden onlara ne?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder