5 Ekim 2012 Cuma

bu da benim çok dağınık Suriye yazım...


Ve işte ben önceki yazımı dün yazdım bitirdim ve bitirmemle beraber Türkiye’nin Suriye ile geldiği noktayı öğrendim.

En iyi arkadaşımdan öğrendiğim gibi konuşmayı kapatıp aşağı kata, mamma federica’nın yanına iniyorum. Konuşamıyorum bile. Merdivenlerden inişimi duyuyor ve o günkü en büyük gülümsemesiyle bana dönüyor. O an pişman oluyorum yaşlı gözlerle karşısına çıktığıma. Ağladığımı fark ettiğinde suratı daha önce kimsede görmediğim bir hızla değişiyor ve bana ne olduğunu soruyor. “Korkuyorum” diyorum ona. “Türkiye savaşa doğru gidiyor.” İlk defa ağlıyorum host annemin önünde.


Çok çabuk kendimi toparlıyorum ama içimden sinir krizlerine giriyorum. Olabildiğince yansıtmamaya çalıştım.

·      * * * * *  *
Bu yazıya başladığımda çok üzgün ve kaygılıydım, olayları olduğu gibi naklen yazamadığım için, şu an okuduğunuz pixel topluluğunun taslağını İtalyanca dersinde yazıyordum ben. Herkes sınav olurken hoca (prof) tuttu beni kolumdan ve yanın aoturttu. Gazeteleri karıştırırken Türkiye ve Suriye ilgili haberleri sormaya başladım ona, çevirmesini rica ettim, o da elinden geldiğince yardım etti bana. Sonra bana gülümsedi. Suratında hep nefret ifadesi taşıyan, o soğuk lacivert gözlü, saçları bire vurulmuş kirli sakallı adam gözlüklerinin üzerinden bana gülümsedi. Ben de mutlu oldum nedense. Dünya daha güzel bir yer oldu birden Mucca Moka (İnek Moka) okuduk sonra beraber, gramer çalıştık.

·      * * * * * * *
Giulia (danışmanım) ile daha önce konuşmuştuk bunu, dün bana telefonda tekrar hatırlattı.

Biz, yazarlar, çizeler ve konuşanlar camiası, aslında savaş ile savaşıyoruz. Türkiye yanında Suriye ile, ya da Amerika ile beraber petrolü bol Ortadoğu ülkelerine karşı değil, savaş kavramına karşı savaşıyoruz.

Savaş kavramına karşı çıkıyoruz.

Doğuda PKK’ya karşı Türkiye’nin fiziksel refahı için savaşılıyor, ben de ülkemi elimden geldiği kadar kültürel cephede savunuyorum.

Ben buradan ayrılalı yıllar olduğunda, arkada bıraktığım insanların aklına “türk” dendiğinde ben geleceğim.

Savaşın bir de bu yüzü var.

Cahilliğe kendini bırakmadığın sürece savaşıyorsun demektir.

Umutsuzluk içinde yüzerken gözlerin hala etrafa bakınacak gücü kendinde buluyorsa, savaşıyorsun demektir.

Ülkede çalışma alanı olmadığını, yeteneklerinin harcanacağını gerçeği gün gibi ortada olsa bile ertesi günün sonuna gelebiliyorsan, savaşıyorsun demektir.

Savaş hakkında yaptığın en küçük yorum, bir surat ifadesi bile onunla mücadele etme yolunda atılan bir adımdır.

Ve ben savaşlara karşı savaştığımı söylemekten gurur duyuyorum.

·      * * * * * * * * *
Sonra günlüğümde daha kişisel ve öncekine nazaran hafif konulardan yazmaya başladım. Savaş kadar ağır bir ortamdan nasıl çıkarım bilmiyorum, ben de şaşırıyorum. Ama batı (Türkiye’nin batı) insanı böyle. Dün bir arkadaşımla skype yaparken, savaş, sefalet ve korku kavramlarından konuşurken annesi girdi odaya, o da krem rengi pantolonunu sordu annesine, sonra bana pantolon ve bedenler hakkında nutuk çekmeye başladı.

Ben, büyük ihtimalle o anki psikolojim yüzünden, hayrete düşmüştüm. Belki de tamamen olaylardan fiziksel olarak uzak olduğum için.

İstanbul’da bir protesto olmuş. Taksim meydanında. Bir hafta sonra unutulacak. Evet, devlet bir hafta yerinde oturacak herkes sakinleşecek, biraz da üşüyecek. Hani bağırırsın ağlarsın sonra terin kururken sırtından hafif bir ürperme geçer biraz da uykun gelir. Aynen o kıvam. O kıvama gelindiğinde devlet başka bir konu hakkında kıvıldanmaya başlayacak.

Evet efendim kıvıldanmak. Hani küçük çocukların sinema salonuna tıkıştırıldıklarında biraz mızıklanarak biraz kıpırdanarak film öncesi verilen reklam süre zarfında salondaki 8 yaş üstü nüfusun canına okuması eylemi.

Neyse, kıvıldanacaklar. İstanbul’da oturan, 32-43 yaş arasında, kot pantolon, beyaz ağırlıklı tişört/gömlek, ince uzun hırka, renkli çanta ve gümüş ağırlıklı takı üniformaları ile cafelere gidip çinili kahve fincanını incelerken ve tarot falı hakkında konuşurken yaşadıkları ülkeye 3 dk. değindikleri için kendilerini entelektüel sanan, sonra Kim Kardashian dedikodusuna geri dönen ordu, kadınların yobaz kesim, hatta bazen modern türk erkeğinin gözünde ne kadar objeleştirilmiş olduğundan bahsedecekler, kocasından ayrılmış ya da ayrılmaya yakın siyah toplu saçlı olanı da atlayacak odanın diğer tarafından “hepsi böyle şekerim”.

Çinili kahve fincanı hanımefendileri, çok üzülerek bildiriyorum ki, sizi bazen ben bile objeleştiriyorum. Gerçi beni geçin bazen de objeleri insanlaştırıyorum. Zaten birey kavramını bu kadar ağzına sakız etmiş homo sapien sapien cinsi sadece 27-37 yaş arası kara saçlı uzun boylu erkeklerin, iş adamlarının gözünde objeden dışarı çıkmak istiyorlar. Taa nerelerden yazan 16 yaşındaki bir kızın görüşlerinden onlara ne? 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder