24 Ekim 2012 Çarşamba

İtalya kaldırımları



Resmin de belirttiği gibi, günlüğüme ilk defa bir başlık atarak başlıyorum. Ama olsun her şeyin bir ilki vardır.

Neyse efenim buranın kaldırımları bir ilginç.

Hayır altından yapılmış değil, Portekiz’dekiler gibi el işçiliği yok, yürürken ayakkabınızın altına tarih yapışmıyor. Zaten ben de Roma’dayım  ama Piazza Venezia’nın göbeğinde ve ya Vatican’ın arka bahçesinde değilim. Oralara göre biraz varoş kaçıyor benim oturduğum yer.

Oturduğum yerin bir özelliği de, tek özelliğinin yaşam alanı oluşu. Dükkanlar ve mekanlar tamamen günlük yaşam üzerine kurulu.

Bu yüzden turist yok yolunu kaybetmiş sırt çantalı gezgin yok 21. Yüzyıl ozanı yok. Bir evin ardiyesi bir bakıma. Bu yüzden kaldırımlara özen gösterilmemiş. “Özen gösterilmemiş kaldırım nasıl olur?” mu dedi arka sıradaki kumral beyefendi? Zaten başkası sorsa şaşardım.

Neyse efenim açıklayayım

Senaca da aşk nedir


Zamanında İrlanda’dayken Anita diye bir kızla konuşuyordum. Ona herkesin birbirine aşık olması ile ilgili üzerinde yeterince düşünülmemiş teorimi sunmuştum. Üzerine espriler falan yaptık sonradan hoş oldu.

Gel zaman git zaman bu teorinin çok benzerini Georg ile konuşurken tekrar aklıma geldi, bu sefer lafımın ortasında kafamda şekillendi fikrim.

Herkes, doğal içgüdülerimiz sebebiyle bizim için potansiyel bir “partner” ya da bir “eş”. Arkadaş ya da koca ve ya eş, ne olduğu fark etmeksizin herkes bize 0dan bir potansiyel sunuyor. Çünkü insan vücudu her zaman kırmızı alarmda, her zaman hayatta kalmak 1. Planda. Buna günlük yaşamdan verebileceğim en yerinde örnek kadınların regl olması, beyni bir çocuk istemese, gerek görmese bile vücudu sanki bütün insan ırkını kaderi buna dayanıyormuşçasına o yumurtaya özen gösterip, hazırlıyor, döllenme olmadığı takdirde de yas tutuyor.

Bu yüzden herkese onları gördüğümüz an aşık oluyoruz.

İnsan ilişkileri 0dan değil 100den başlıyor kanımca. Sims 2 oynamış olanlarımız bilir, insan ilişkilerinin göstergesi gibi, biraz öyle.
(evet güncem şu an bir dil angaryası)

5 Ekim 2012 Cuma

bu da benim çok dağınık Suriye yazım...


Ve işte ben önceki yazımı dün yazdım bitirdim ve bitirmemle beraber Türkiye’nin Suriye ile geldiği noktayı öğrendim.

En iyi arkadaşımdan öğrendiğim gibi konuşmayı kapatıp aşağı kata, mamma federica’nın yanına iniyorum. Konuşamıyorum bile. Merdivenlerden inişimi duyuyor ve o günkü en büyük gülümsemesiyle bana dönüyor. O an pişman oluyorum yaşlı gözlerle karşısına çıktığıma. Ağladığımı fark ettiğinde suratı daha önce kimsede görmediğim bir hızla değişiyor ve bana ne olduğunu soruyor. “Korkuyorum” diyorum ona. “Türkiye savaşa doğru gidiyor.” İlk defa ağlıyorum host annemin önünde.

4 Ekim 2012 Perşembe

Buralarda neler oluyor neler bitiyor yazısı...



Artık burada olmak ile ilgili kafamdaki sorular teker teker yok olmaya başlıyor.

Bulunduğum yeri çok seviyorum. Özellikle de parkı. Park dediğime bakmayın 2 Ağaoğlu sitesi büyüklüğünde yeşillik bir arazi. Bisiklet sürmeye çıkıyorum bazı günler, bazı günler de köpek gezdirmeye çıkıyorum, uzun eteğimi ve paspal kazağımı giyip, ayakkabılarımı elime alıp çıplak ayak yürüyorum. Hele yağmurdan sonra o kadar güzel oluyor ki. O kadar yürüyüşten sonra sıcaklamış oluyorum, o kazağı yere serip uzanıyorum çimlere,