21 Eylül 2012 Cuma

çok spirallendi bu yazı çook...

"Bu ülke nüfusunun yarısından fazlasını kaybeder de ailelere bundan pay düşmez mi? Aile üyelerinin çoğu kendi sırlarını bilmiyorlar. İmparatorluk yıkılınca kimi balkanlardan, kimi Kafkasya'dan, kimi Ortadoğu'dan gelmiş. Hepsi kılıç artığı. Dokuz cephede savaşmış insanlar. Bu yüzden aileler, soylar, soplar birbirine karışmış..." (SERANAD Zülfü Livaneli)

Nedense ırk ayrımcılığını ana temalarından biri olarak işleyen bu kitapta beni en çok etkileyen paragraf buydu.

Hepimiz kılıç artığıyız. Belki de eşitliğe bir de bu açıdan bakmalıyız.

Hepimiz sırf damarlarımızda kan aktığı için yüce sayılması gereken doğa mucizeleri olmakla beraber aynı zamanda sadece kılıç artığıyız.


Aynı zamanda şunu da fark ettim, insanoğlu sürekli kaçıyor. Kalsınlar öldürülsünler demiyorum, kaçmak zaten zorunluluktan doğar. Hep birbirimizi kaçmak zorunda bırakıyoruz. Boy boy, süreç süreç, hepimiz bir boyutta kaçıyoruz. Ben kaçmadım mı? Juliet kaçmadı mı? (Anlatılan herşeyin doğru olduğu sayıldığında) Hz. Muhammed kaçmadı mı? Peki Atatürk hayatında hiç mi kaçmadı?

Bu beni dehşete düşürüyor, benim örneğimde kaçmak hayatımı ileriye ve iyiye götürüyor, nelere nelere şahit oluyorum ama her zaman öyle olmuyor. Bazı kaçışlar sırasında mlyonların intaharına tanıklık ediyorsun.

Bu yazıyı sonuca bağlayamıyorum, keşke kaçmak zorunda kalmasaydım diyemiyorum, nasıl diyebilirim ki? Ben kaçtım ve şu an hayatımın macerasının başındayım. Ama bazen de kaçarken kendini sokakta trafiğin ortasında arabalarında oturan onca kişinin arasında tek yaya olarak ağlarken buluyorsun. Maddeselliğin yıkılmış olduğu bir paralel evrende, bütün şartların aynı tutulup sadece maddenin kaldırıldığı bir evrende, sen yanlız değilsin. Çevrende insanlar var, belki seni iç çekişine kadar duyarlar, sen de onları, ama bu düşünce ile birlikte daha da şiddetli, daha sık hıçkırıklarla ağlıyorsun, bu düşünce daha da bir çarpıyor seni. Çünkü sen santimetrelik bariyerler yüzünden yanlızsın.

Bazen de beraber kaçarsınız. Bilmeden kader ortağı olursunuz. Farklı yerlerden kaçıp aynı yol ayrımında buluşup, beraber olup, yanlız olduğunu unutursun. Sonra çatalda elveda dersiniz ve tekrar hatırlarsın.

Ama sen kaçmazsan, ben kaçmazsam, o zaman başkaları yanlız kalacak o çatallarda. Belki de daha kötü, kimse kaçmazsa oralar keşfedilmemiş kalacak. Bir açıdan bakılınca da en acısı bu, biz bu dünyaya keşfedetmek için gelmedik mi? Öyle olmafığını mı düşünüyorsun? Peki o zaman niye geldik?

Kaçmak bu kadar güzel olacağı gibi, bir de gecenin bir yarısı, ertesi gün okulda yapacağın derslerin sözüdünü ve grup çalışmalarını düşünürken yatağından kaldırılmak var.

Annen normalden sert hareketlerle odana dalıyor, bir yanlışlık olduğunu hafiften hissetsen de bozuntuya vermeden uyuyor numarası yapıyorsun, çünkü saatler önce rüyalar görmeye başlamış olmalıydın.

Sen neler olduğunu anlamadan seni kucakloyor, koridora çıkardığında ise florasan ışık gözünü ısırıyor, hızlı bir manevrayla döndürülüp el değiştirmek başını döndürüyor ve merkeskaç kuvveti boynunun tutulmuş eklemlerini zorluyor, bu sarhoş edici etkiyle bir an olanların sadece bir oyun olduğunu düşünüyor, hatta atmosferi ilgi odağının kendin olduğun rüyalara bile benzetiyorsun.

Gözlerin ışığa alışınca sırtına çantalar yüklenmiş babanın boynunu seçebiliyorsun. Kalın boynunun katları arasında terden oluşan şeritler parlıyor, annen de boyunun sahibinden gelen bir "hadi Ayten" komutuyla sert bir kareketle kapıyıkapatıyor.

Sen de, o anın odanı son görüşün olduğunu anlayamadan kendine uyuyor süsü vermeye çalışıyorsun, çünkü ne yapacağını bilmiyorsun. Kısa bir süre sonra, yaz gecesi soğuğunun lacivert ve kum rengi havasının kırıntılarını taşıyan Eylül gecesinde araca bindirildiğinde aracın sıcaklığıyla mayışıp, farkında bile olmadan uykuya dalıyorsun.

Fark etmeden kaçmıştın. Kaçmıştınız. Elinde en sevdiğin bebeğin yoktu, filmlerdeki çocuklar kadar masum görünmüyor olduğunu tahmin ediyordun. Üstünde de çok hoş, iki saat önce kuru temizlemeden alınmış, bol fırfırlı, ürdün eriği renginde bir elbise yoktu. Baskısı yıkanmaktan çatlayıp solmuş, altı Şamda üstü Bağdatta olan pijamaların vardıç

Biraz ana noktamı kaybettim gibi, gerçi başlarken ne kadar vardı onu da bilmiyorum.

Hah evet, kılıç artığı diyorduk. Maalesef benim değişmesi, ya a dağişmesini sağlamakta rol oynayacak en küçük tohum için kafamda konuşmalar ve devrimler planladığım ve kitlelere farklı bir ışıkta anlatmak istediğim konuşar sırasına giremedi bu yazının çoğu ögesi (öge mi öğe mi?). Girse de hoş olurdu belki, ama olsun, bu insanlığın bir paradoksu. Paradoks değil, ama fazla kişiye anlatmak için fazla hacimli fazla turuncu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder